BENİM MESKENİM DAĞLARDIR
Avşar Türkmenlerinin yaşadığı sıkıntılar, göçler... Göçler de neler yaşadılar?
Sabahattin Ali, Dağlar isimli şiirinde şöyle sesleniyor!
Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgârlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.
Bu şiiri ne zaman okusam Avşarlar aklıma gelir. Çünkü onların meskeni de dağlardır. Başları dağ gibi dik, saçları kardır! Onlar ovalarda yaşayamaz onların meskeni dağlardır!
“Benim Meskenim Dağlardır.”.
Büyüklerimiz küçüklerle bir araya gelince geçmişteki insanları anlatmakla kalmaz ayrıca yaşananları da anlatırlardı; adları var olan, kiminin gördüğü kiminin göremediği ama göremeyenlerinde anlatılanlardan yola çıkarak duyduğu ve bizlere aktardığı… bizimle duygulanan bizimle ağlayan insanlar!
Bir araya gelince ecdadımızın yaşadıklarını, geçmişi ve geçmişteki yiğit erleri anlatarak yad ederlerdi! Avşar kadını ve erkeği o günleri iliklerine kadar yaşamışlardı. O eski günler anlatılırken Avşar kadını da, erkeği de iliklerine kadar hissederlerdi!
Avşar Teyzemden dinlediğim bir olayı anlatayım. Hoş bir anı olmasının yanında Avşar’ın göç zamanlarında neler yaşadığını ve bu günlere aslını yitirmeden nasıl geldiğini anlatması açısından önemli.
Avşar teyzem yaşlıydı. Elini öperek kaç yaşında olduğunu sordum. Şöyle bir yüzüme baktı ve “Gurban olduğum, gadasın aldığın gel otur yanıma,” diyerek yanındaki minderi işaret etti. “Gözel oğlum, yaşımı anama soruyom zemheri, diyor. Babama soruyom garaış (kara kış) diyor,“ dedikten sonra birkaç saniye soluklanıp devam etti: “Valla ne bileyim gadasını aldığım, yaş dediğin nedir ki? Geçip gediyor işte. Hanı anan var mı heç, ömür dediğin geçmiş gitmiş de heç haberimiz olmamış!
Avşar teyzem yanağını kaşıdı, alnına dökülen kınalı saçını çarının altına sokarken, bir elini ayak uyluğunun üzerine koyup bir müddet düşündü. Bir müddet ayak parmaklarının ucuna baktıktan sonra başını kaldırmadan “Oğul, gurban olduğum yavrum…” diyerek gözlerini bana dikti! “Ben daha yeni toracan çocuğum, yeni yeni topanlanıyom. Anam babam yeni iş tutturuyorlar bana. Kıl çadırımız var; kara yazın buz gibi serin, kışın sıcak, içinde uykunun tadını sana anlatamam.”
Dışarıdan esen ılık rüzgâr esintisi içeriye kadar geliyordu. Avşar teyzem uzaklara dalmış düşünüyordu. Gözleri nemli… Ona bakarken o kıl çadır gözlerimin önünde canlandı! Atalarımın nasıl yaşadığını, benimse bugün göğe yükselen, caddeleri, sokakları betona bürünmüş yaşantımın içimi nasıl kararttığını düşünmeye başladım!
Avşar teyzemin dudakları yavaş yavaş hareket etti. Boğazından gelen hırıltıyı andırır bir ses duydum! Anladım ki boğazı düğümleniyor. Bana geçmişimi anlatıyordu. “Avşar’da göçer hayat sürerken koyunumuz, kuzumuz, ineğimiz, çalımız, çırpımız elinoğlu tarafından yakıldı, yıkıldı! Kadınlar, kızlar başsız, analar eşsiz kaldı. Mala malale bir şey olmasın, diye dirgenle, orakla, tırpanla düşmana karşı koyup kendimizi ezdirmedik, var gücümüzle direndik. Ama onlar kalabalıktı, ne ettiysek olmadı. Dedem ve çadırların ileri gelen yaşlıları toplanıp bir karar aldılar. Artık Avşar’da kalamayız; bunlar tekrar gelirse bize ağır zaiyat verirler. Göçümüzü alıp buralardan gidelim. Dağların eteklerinden kağnılarla yola çıktılar. Önden gözcüler giderek yolda bir tehlike var mı yok mu, diye yolu kolaçan ettiler. Yiğitler atlarını dörtnala koşturdular. Kayseri Pınarbaşı’ya geldiklerinde şöyle etrafa baktılar; koca arazi. Yeşil mi yeşil, ucu bucağı yok. Böyle uçsuz bucaksız düz arazi var mıymış, diyerek şaşırdılar! Otlak bol, hayvanlar için güzel yer. Ancaaak Avşar düze alışmamış, sevmez. Onların yurdu dağların etekleri… burada ağaç az, orman yok, ne yakacaklar, nasıl ısınacaklar, yemekleri nasıl yapacaklar, nasıl geçinecekler? Bu, düz ve geniş arazi bizi gün yüzüne çıkarır! Saklanamayız! Burada düşmana yem oluruz! Avşar, yakacak odun, kalacak dağ olmayınca durmaz, tekrar yola düşerler.”
Gözlerimde canlanan yolculuğa beynimdeki kıpırdanmalar ve ruhumdaki fırtınalarla eşlik ediyorum. Avşar teyzem gözleri nemlenmiş olarak anlatmaya devam ediyor: “Orman, ağaç, kalacak yer derken oğul, Pınarbaşı’ndan ayrıldık, dikine aşağı geliyoruz ama bir yandan da Avşar’a uygun arazi arıyoruz; hem yüksek bir dağ eteği olmalı hem de hayvanlarımıza barınak olacak bir arazi… başımızı sokacak, iki gözeli ev yapacak bir yer. Yukarılara çıktık, dağların eteklerine doğru kıyıdan köşeden düşmanlara görünmeden yurt aramaya devam ettik. Günler, haftalar boyunca banyo yapmadan, toz toprak, çamur demeden, elleri yüzleri kir içinde gezindik durduk.”
Yolda yitip gidenler, hastalıktan ölüp kalanlar oldu ama Avşar, Dadaloğlu’nun dediği gibi “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir,” diyerek yurt aramaya devam ettiler. Hayvanlar aç, koyun-kuzu durmuyor elin tarlalarına varıp giriyor. Bunu görenler, “Avşarlar yine geldi, tarla takım koymadı, hayvanlara yaydırıyorlar”, diyerek bizi düşman gördüler, düşman bellediler. Nerelerden geldiğimizi, neler yaşadığımızı bilip görseler, perişan halimizden anlasalar, elimizin kirinden, yüzümüzün isinden halden anlasalar… zaten neler yaşadığımızı perişan halimiz anlatmaya yetiyordu.”
Avşar teyzem, ilerleyen yaşını gösteren elini dizimin üstüne koyarken, “Gadanı alıyım, bizim çektiğimizi kimse çekmemiştir” dedi ve anlatmaya devam etti: “O perişan halimizle aylarca hiç temizlenmeden ordan oraya dolanıp durduk bire yavrum. Diyeceğim; oğul! Bizi durdurmadılar, üzerimize çok geldiler, çaldılar, çırptılar, Avşar’ız, diye etmediklerini komadılar. Telli duvaklı gelinlere, dili yok, dişi yok körpe bebelere kıydılar! Vatanımızı, ilimizi bize el yurdu ettiler, alıp göçürdüler bizi!”
Asıl çileyi çeken atamdı! Onlar, yokluğu, hastalığı, muhanneti görüp yaşadılar. Biz ne gördük, ne yaşadık? Ben, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum fakat yaşlı Avşar teyzem daha fazla dayanamamıştı, yaşadıkları onun ruhunu fırtınaya çevirmişti adeta ve daha fazla dayanamadı, ağlamaya başladı. Seni bu kadar duygulandıran nedir, teyzem diyecektim vazgeçtim. O anlatmaya başladı: “Ah oğlum ah gadasını aldığım yavrum! Şimdi bizi konar görseniz de bizim gönlümüz hâlâ dağlarda. Biz dağlarda geze geze, dizlerimiz yırtıla yırtıla bu günlere geldik, bu zamana erdik. Elden kız almadık, elimizi yurdumuzu terkeylemedik. Gadasını aldığım, dizlerim tutsa açık dağlara çıkar dolanırım; çiriş, ebe gömeci, ışkın, göbelek, navruz, dağ çayı, gavur pancarı eder, Avşar olduğumu hatırlarım! Oğlum! Fırsat eldeyken sürün devranı! Kocadın mı ne devran sürülüyor, ne de hayatın tadı tuzu kalıyor!”
Anladım ki biz Avşarlar, ne kadar apartman hayatı yaşasak, ister güvenlikli sitelerde, ister rezidanslarda yaşamış olsak da bizdeki kan konar göçerliliğimizi içimizden silip atamamış! İçimizdeki Avşar ruhunu hâlâ taşıyoruz, onu kaybetmemişiz. Hiçbir şeyde o aidiyet duygusunu içimizden söküp atamamış.
Avşar’ın yaşlıları hâlâ dağlara bakıp iç çekerek ağlıyor! Çektikleri sıkıntılarını, zorlu yaşam koşullarını o dağlarda bırakmış olsalar da, o günler onlar için güzel günlerdi. Kara çadırdaki yaşantıları onlar için rezidansta yaşamaktan daha güzeldi. O günleri hiç unutmadılar, bugün de yaşıyor gibi dağlara bakıp iç çekiyorlar. Çünkü o dağlar Avşarların öz yurdudur. O dağlar dile gelse kimler geldi, kimler geçti, ne yaşadılar bir bir anlatsa Avşarlar daha iyi anlaşılır.




0 Yorum