İÇGÜDÜ
İçgüdü dediğimiz şey bu derece güçlü ve inanılmaz bir şey olsa gerek. Tabi ki, buna sahip canlılar da, o derecede şanslı yaratıklar.
İçgüdü. Düşündünüz mü, hangi canlının içgüdüsü daha güçlüdür. İnsanların mı, hayvanların mı, bitkilerin mi?
Herhalde içgüdüleri en zayıf olan varlık insanoğludur. Niye mi? Örneklendirelim isterseniz. İnsan doğduğundan itibaren, yaşarken yapacağı her şeyi birilerinden öğrenir. Elini yüzünü yıkamayı, yemek yemeyi, yürümeyi, konuşmayı, iş yapmayı vs. Hepsinin, şöyle ya da böyle bir öğreteni vardır. Ya anne baba, ya öğretmen, ya usta ya da toplum. İçgüdüsel olarak yaptığı en belirgin hareketin ana rahminde parmağını emmesi olarak belirtiyorlar bilim adamları. Doğduktan sonra meme emmesi de bununla bağdaştırılır. Bunun dışında, doğuştan gelen bir içgüdü örneği görülmez insanoğlunda.
Halbuki hayvanlar öyle midir? Hayvanların büyük çoğunluğu, daha doğduktan birkaç dakika sonra yürümeye başlar. Yemek yemeye başlarlar, yüzmeye başlarlar. Kanatları gelişir gelişmez uçmaya başlarlar.
Balık doğduğu ücra kıyılara göç eder. Kuşlar mevsimi geldiğinde başka iklimlere göç eder. Savanlarda yaşayan hayvanlar, yine mevsim değişikliklerinde, ya su bulacakları ya da yiyecek bulacakları bölgelere göçerler. Her bir göç binlerce kilometreyi ifade eder.
Kırlangıçlar ve birçok kuş akıl almaz ustalık ve beceri ile inanılmaz güzellikte yuvalar yaparlar. Örümcek, nakış nakış ağ örer. Su samuru, mühendisleri hayrete düşürecek ustalıkta baraj yapar akarsulara. İpek böceği düğümsüz, dikişsiz koza örer ürettiği ipekle. İşçi karıncalar konvoy konvoy tahıl taşır yuvasına. Ve bal arıları. Erinmeden, üşenmeden tüm çiçekleri dolaşarak bal yapar kovanına.
Yukarıda, hayvanlarla ilgili verilmiş örnekleri, sayfalarımıza sığmayacak hacimde çoğaltmamız mümkün. Hayvanların, daha doğar doğmaz bu işlere yatkınlıklarını, ancak içgüdü ile izah edebiliyoruz. Bu öyle bir şey ki, eğitmeni, öğretmeni, ustası olmayan bir uğraş, aktivite. Öyle bir şey ki, daha doğuşundan itibaren yaratılanın genlerine şifrelenmiş bir olgu.
Bir de bitkilerinki var. O daha da muhteşem. Herhangi bir ağaca bakın. Ağaçlar dal verirler, ama bu dalları öyle gelişi güzel vermezler. Güneşin ışınlarından maksimum verimi alacak şekilde dizayn ederler dallarını. Daha çok güneş gören dal, daha az göreni de besler. Yalnız bu mu? Değil elbette. Ağaçlar dallarını öyle dizayn ederler ki, rüzgarın ve karın kendisini devirme güçlerine karşı koymak için, ipteki cambazın sırıkla dengesini ayarlaması gibi, dallarıyla kendini dengeler.
Bir kısım ağaçlar, havaların soğumasıyla birlikte yapraklarını dökerler. Bunu soğuğa maruz kalacak yüzeylerini küçültmek, bu sayede donma riskini minimize etmek için yaparlar. Bu sayede donmaktan korunur ve her baharla birlikte güneş ışınlarını soğuran yapraklarını yeniden açar.
Bir ağacı ya da çiçeği budarsınız. O ağaç ya da çiçek ne yapar, daha önce hiçbir gözenin bulunmadığı gövdesinden yeni gözeler açar ve kendisine uygun ilk fırsatta, yeni ve taze filizler vermeye başlar. Taze filizler daha genç ve daha canlıdır. Ve bu filizler yine dallar, yapraklarla bezenir.
Doğada, kaya üzerinde, duvar yüzeyinde, kıyıda köşede kalmış, en küçük bir çalı parçasına bakın, bulunduğu zor koşullarda bütün özgüveni ile her bahar çiçek açar, meyve verir.
Bir ağaç ya da çiçek her bahar niye çiçek açar, niçin meyve verir. Bir ağacın ömrünün insan hayatından çok çok uzun olduğunu düşünürseniz, hiç mi usanmaz, hiç mi yorulmaz bu ağaç, bu çiçek? Bunu, bunlara kim dikte ediyor? Bir dikte eden mi var, yoksa genlerinden gelen bir içgüdü mü bu? Hani ya, yaratılmışların en akıllısı olan insanlar, niye bu kadar disiplinli ve başarılı değil? İçgüdü eksikliğinden olabilir mi?
Ya küçük bitkiler, otlar yani? Onlardaki içgüdü ayrı bir mucize. Her bahar ve yaz, sayısı sonsuza yaklaşan küçük bitki ve ot yeşerir, çiçeğini açar ve solar. Baharla birlikte yeniden boy verir ve serper tohumlarını çevreye. Yüzlerce yıl, kaya katmanlarının altında kalan toprağı kazıp, getirip, üzerinde bitki olmayan bir kaya veya beton katmanının üzerine dökseniz, sabırla toprak altında beklemiş ve mahsur kalmış tohumların orayı nasıl yemyeşil hale getirdiğini göreceksiniz. Bu nasıl bir içgüdü ki, filizlenme imkanı bulamadıkları böyle bir ortamda, yüzyıllarca kendilerini muhafaza ediyor ve uygun ortamı bulduklarında can buluyorlar?
İçgüdü dediğimiz şey bu derece güçlü ve inanılmaz bir şey olsa gerek. Tabi ki, buna sahip canlılar da, o derecede şanslı yaratıklar.
HRC MEDYA
Lütfi BİLİR




0 Yorum